Son zamanların gündemi; yorumculuk…
Birisi bir şey söylüyor…
Başlıyor bir tartışma…
Tartışmanın alanı siyaset!
Yer ve zemini ise meydanlar…
Sesler seslere karışıyor…
Kitleler algısında karşılık bulan, anlam ret ve kabulde;
Coşkunun tetiklemesiyle alkışa dönüyor.
Eskiden alkış solistlerin ekmek su gibi gıdasıyken!
(Artık siyasetçilerin…)
Bir şeyin yer değiştirdiği kesin.
Şikâyet ve itiraz, daha çok modern toplumların kulak verilmeyen,
yankısı olarak çıkar karşımıza…
Artık şikayet her yerdedir; halkın, herkesin, her kesimin görüşleri
ve istekleri sorulur, hatta kışkırtılır.
İsteklerin ve nedenlerin farkında olmayan halk da;
Cevap verme zorunda hisseder kendini…
Salt görüşüne başvurulduğu, değerlerin kaynağının
Kendisinde olduğuna inandırıldığı için.
Bu tür yönlendirmeler, yüküm lüksüzlük çelişkisinin,
Patolojik vakasıdır.
Yönlendirmeye yükümlülük kaynaklık eder;
Bunun alt yapısını da irade ve idrak belirler…
İktidar ilişkisinin kurulması, pekiştirilmesi, uygulamanın kapsayıcılığında
parcanın bütünden pay almasıyla bağlantılıdır.
İktidarı olumlu olarak kurgulayan şey söylemde doğruluk koşuludur.
Bizler söylemde bir doğruluk değerinin ürünüyüz, iktidar doğrunun ürettiği,
bir söylemsel bağlam olmadan kapsayıcı olamaz.
Bizde söylemin ürettiği doğruyu, irade idrakinde iyiyi bilmekten ziyade iyi olmadan meşrulaşamayız.
Zenginliği ürettiğimiz gibi, doğruluğu da üretiriz…
Her söylem, kendi doğruluk mekanizmasını ve kriterlerini kendi oluşturur.
Siyasal alanının sonsuzca daraldığı, hali politik muhataplığımızın dışından okumak…
İdealistler için; Siyasetin bu haliyle karşıtımızdan faklı bir anlama karşılık bularak, bizim öznelliğimizi değerde ayrıştırdığına inanmak, söylemek, ya da görmek, ne yazık ki mümkün değildir.
İnad bir murad’la rakipten ”farklılığa” inanmaksa- siyasetin benzerinin ve mevcut kabulün dışında değer eksenlilikle de mümkün olabileceğine dairliği ”mış” gibi yaparak, geçiştirerek, avunmanın adıdır.
Mış gibi yapmak, geçici olarak bizi rahatlatsa bile,bir savaşın galibini,mağlup psikolojisinde eksen kaydırmasına konu edip,kendinden ötelemenin saçmalığını yok farz etmektir...
Aslında kendi alanında fazlaca barınan şikayetlerin hal psikolojisiyle görmezden gelinmesidir.
Mevcut kabul atmosferinin ikliminin değişmesiyle geçici körlük aniden kaldığı yerden devamla, değişen bir farkın olmadığı, aksine haksızlığa konu olan dışlamanın haksızlığının ikizini taçlandırmanın, garabeti de kör göze parmak sokmak olacaktır…
Bir çok bahaneyle de, katkı payımız bu veballe yüzleşmemizi gene geciktirecektir.
Çünkü siyaset adamı için, siyasal alan dolaysızca tanıdığı, içinde kendi varlığını tanımlayabildiği, başarı ve başarısızlığının karşılığının tescillendiği bir evdir.
Böyle bir tescili yetin asla ve katiyen göz önüne alınmadığı her alan ve yapı aslında bir ”yok hükmüdür”
Anlamlar arasında uyumdan çok, çatışma ve inkârı her şart ve ahvalde yaşatıp, unutturan geçmiş çelişkiye çok fazla anlam yükler…
Ne üçlü takdisle meler; (Lider, Teşkilat, Doktrin) ne de meşruiyetsizliği kılıflayan bahaneler,bu çelişkiyi asla ortadan kaldırmaz.
Çelişkinin mantığına, kapsayıcı olmayan hangi bahane ve kılıfı yüklerseniz yükleyin anlam asla kavrama dönüşmez…
Anlamsız kavramlar kör, kör kavramlarsa, boş ve koftur.
Bu tür alan biçimlenmesi de ancak ve ancak toplanma yeri diye adlanabilinir…
Değer müşterekliği ise, mazi adına sadece sarmallaşmış hatıralar yumağında, zaman zaman başvurulan, kandırmacalar mevzusuna bahis olan şeyler olur…
Başkası cehennemdir işaretlemesinin yerine ben cehennemin ta kendisiyim hatırlaması idrak enfeksiyonunda gerçeği doğrulayıp kendi kendine ettiğinin bedelini yine kendine ödetir.
Oysa her siyasal hareket, geçmiş bağlantısının öznelliğin de her zaman bir konum hiyerarşisin de öncelik ve sonralık barındırır.
Slogan tüm zamanlar kapsayıcılığında, hukuk içselliğini ilişkilerle hak, hakkaniyet ve adalet kavramlarını kapsayıcılıkla tüm dava mensuplarına eşit bir dağıtım umudunu besler…
“Umutların bittiği yerde sadakat isyana dönüşür.”
Büyüme iddiasını, kadro istihdamında, sosyal adalet ve sosyal paylaşım olarak, aidiyetin tercihinde teklifin cazibesi kılar…
İlişkinin beslediği, hukuka dayalı, hak, hakkaniyet ve adalet dizaynın da ölçümlemeyen tüm söylemler, muhataplıkta emeği önemsileştirince, umutsuzluk tek geçer şey olup çıkar. Umutsuzluğun beslediği, gevşeklik, haklılaştırma da hak arayışlarını gölgelemek için, kutsallara dayalı fark iddialarını
temel vazgeçiş nedeni kılar…
Şimdi benim yaptığım gibi, geçmişin hukuku böylece yükümlüksüz bir yönlendiricilikte temel referans olur.
Yapacak bir şey yoktur, kutsalın adı burada mahalle baskısı değildir, ama irade tercihinde muhatap alınan bir değer hükmü de değildir.
Durağanlık öğretilerinin bazı siyasal sonuçları, istesek de istemesek de bizi totaliter düzenlerin ikizliğiyle özdeşleştirir, onların mantığında buluşturur.
İşte bundan dolayı siyaset dünyasında,” Ülkücünün” eylem tarzı özel bir öneme sahiptir.
Bu günün politik atmosferinde muhataplığı; geçmişin hukuku adına, siyasal eylemde de büyük olan “Gerçekliğin düzleminde” bireyselliği, mantık rövanşına tabi tutmadan,öteleyerek hedefleri küçültmek,kurumsallık adına da idealler düzleminde hedefleri sonsuzca büyütmektir…
Bunun adı da referandumda ”Hayır” demektir!
Malum dil geçmişin arşividir...
Yarınların arşiv terazisi “evetçileri” tartar, sebebi hikmete
Bir bahane bulunarak günahları takdis edilip, arındırılarak,
baş tacı kılınır.
Yapacak bir şey yok;”Böyle gelmiş böyle gider”